Adem Özdemir

Çözümün bir parçası değilseniz, Sorunun bir parçası olursunuz !

Ömer Hayyam der ki: (Doğumunun yıldönümü münasebetiyle)

Ömer Hayyam der ki: "bu dünyaya kendi isteğimle gelmedim ben, şaşkınlıktan başka şeyim artmadı, yaşarken, kendi isteğimle de gidiyor değilim şimdi, neye geldik kaldık, niye gidiyoruz bilmeden."

Kim bütün gücünü, kişiliğini ruhun derinliğini anlayarak küçük bir hareketle benliğini yükseltebilir ki, yıllar birbirini kovalarken, milyonlarca insan utandırıcı bir savaşın içinde yuvarlanırken o güçlü kelimeyi yani barış'ı sağlayabilecek tek bir insan bile çıkmadı. Neden? Demek ki savaşmanın liderlik, barışmanınsa tuhaflık olduğunu düşünen insanlar var bu ülkede.

Savaşın o halde! Savaşın ki, uzun süredir içinizde bastırmış olduğunuz içgüdülerinizi ortalığa kusun. Ölün, öldürün... Bir taraf babarlığından vazgeçip ödün verdiğini düşünürken, diğer taraf ise onlarla aynı hedefe ulaşmak için çaba harcadığını sanıyor. Peki ya sonuç... Hiçbir şey!

"savaşmak, dayanılmaz bir öz denetimin patlaması için bir onay sanki. Korkunç bir şey bu ve bu oldukça acı. Hele de her iki tarafta kendinize ait hissettiğiniz şeyler varsa, bu daha da acı verici. Günlük yaşam, nereye baksanız üzgün ve kızgın savaş notlarıyla dolu. Bu durum ister istemez insanın hayatına yansıyor. Savaşın içinde bizzat yer almasanız da bu böyle. Dolayısıyla çoğumuz kötünün içinde iyiyi bulmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla da hepimiz suçluyuz.. Ben, bu suçluluğun her geçen gün sınırların birinden öbürüne birleşerek daha da büyüdüğünü görüyorum. ve işte bu yüzden savaşma güdüsünün, kesinlikle ülke veya ulus çıkarlarıyla, egoizm veya ahlaki savların gücüyle alakalı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü savaşmak öfkeyle alakalı bir şeydir. Öfke ise bazen kılık değiştirmiş bir sevgidir, bilemem. Ama ne olursa olsun tüm yaşam ne kadar olumsuz bir kılığa bürünmüş olsa da, yaşam ancak olumlu şeylerden yola çıkarak ilerleyebilir. En azından ben böyle düşünüyorum.

Keşke ölümü tamamiyle yaşama dönüştürebilme gücümüz olsaydı. Ölüm kolaylaştığında, bundan üzüntü duyuyorum ben, tıpkı herkes gibi. Çünkü hepimizin yalnızca bir parça yaşam'ı var, yalnızca "bir parça" o kadar... Ama bizler canlı bir yılan üstünde duruyor gibiyiz. İşte böyle anlarda "dünyaya iyiliği de, kötülüğü de yılan getirmiştir" derler. Eğer biz, insanlık denen camianın, bir parçası isek, iyiliği insanları korumakla, barışı ortak bir hukuk yani adaleti sağlamakla dengede tutabiliriz.. Fakat öfkenin icabını yerine getirmeye gücü yetenler, işte onlar her şeyi yine kendi gıyabında değerlendirmeye çalışıyorlar. Oysa bu ülkede her şey bir idam mangasına benziyor.

Siz idam mangası nasıl işlenir biliyor musunuz.?

Ölüm mahkümuna ateş edilmesi için yedi asker seçilir. Askerlere yedi silah verilir. Bu yedi silahın altısında gerçek kurşun vardır. Diğeri ise talim fişeğidir. Onun içindeki barut da ötekiler gibi patlar, çıkardığı ses de aynıdır. Ama kurbanın bedenine ateş ederken o silahın içinden kurşun çıkmaz. Hangi silahta talim fişeği olduğunu askerlerden hiçbiri bilmez.. Her biri kendi silahında talim fişeği olduğuna ve tanımadıkları ama öldürmek zorunda oldukları mahkumun ölümünden ötekilerin sorumlu olduğuna inanır. Ve böylece hepsi kendisini suçsuz sanır. Ve böylece hepsi kendisinin mahsum olduğuna inanır.

Her şeye rağmen kurt ile kuzunun yan yana su içebileceği bir dünyada, yaşamak dileğiyle. Hoşçakalın...

Yorumlar kapalı.